Suskunluğun Rengi Kırmızı Pazartesi

Kitap kulübünün ekim ayı için belirlediği ve benim ekim ayının ilk pazartesi bitirdiğim kitabın adı “Kırmızı Pazartesi“. Geç olsun güç olmasın diyerek kaleme aldığım düşünceler karşınızda.

Öncelikle şunu belirteyim: Yüz on sayfa sayısıyla kısa; ama insana çağrıştırdığı kavramlar ve hissettirdiği duygular ile uzun bir kitap. Bir gün gibi kısa bir sürede bitirirsiniz kitabı, ama etkisinden hemen kurtulamazsınız.

Dünyanın bir başka köşesinden, geçmişten gelen hikaye içinde bulunduğumuz zamana ve yaşadığımız topraklara çok da uzak olmayan bir konudan bahseder. Kitapta karşımıza çıkan olay kız kardeşlerinin namusunu kurtarmak için iki erkek kardeşin işlediği cinayettir. Cinayete kurban giden Santiago Nasar‘ın hayatındaki son gününü okuruz. Nasıl öldüğünü…

Kitap biter, içimizdeki sıkıntıyı def etmek için çekeriz ya derin bir of. Bunun sebebi kitapta anlatılan cinayet değildi bu sefer. Namus kavramı ve bunun sözde temizlenişi yüzeydeydi de derinlerde daha başka şeyler vardı, biz okuyanlara derinden bir of çektiren.

kırmızı pazartesi
kırmızı pazartesi

Pazartesiyi kırmızıya bulayan Santiago Nasar‘dan dökülen kanlar değildi. Pazartesiyi kırmızıya bulayan bu kanların dökülmesine sebep olan insanların sessizliğiydi. Tüm kasabanın bilip sustuğu, hiçbir şey yapmadan beklediği o son. Sustukları anda damarlarında donan kanın Santiago Nasar‘ın vücudundan fışkırarak herkesin kanıyla o günü kırmızıya boyaması.

Ne bizlere yabancı bir cinayet ne de tanımadığımız bir suskunluk. Aradan geçen yıllara rağmen aynı yerde saymaktayız. Her birimizin ayrı bir suskunlar rolüne büründüğü dünyada tek bir pazartesiyi değil tüm günleri kırmızıya boyuyoruz. Bu gerçeğimizi yüzümüze vurduğundan da derinden bir of çekiyoruz kitabın son sayfasını kapattığımızda.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir